Purotluk Nedir?
Protestan Alevilik: Purotluk
(Dr. Ramazan Yıldırım)
Alevilikle ilgili fikir, yorum ve araştırmalar son yıllarda artarak devam etmektedir. Aleviliğin kaynağı, aidiyeti ve konumlandırıldığı düzlem hakkındaki tartışmalara katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu makalede “purotluk” olgusuna yer verilecektir. Purotlukla ilgili elimizdeki tek yazılı kaynak emekli savcı Hüseyin Özcan tarafından kaleme alınan “Aleviliğin Çağdaş Yorumu Purotluk Üzerine Bir Deneme” isimli kitaptır. Dolayısıyla bu makalede dile getirdiğimiz düşünce, yorum ve bilgilerin tamamı için kullandığımız tek kaynak söz konusu kitaptır.
Purotluk düşüncesinin ortaya çıkışı, gelişmesi ve çözülerek yok olması şu şekilde gerçekleşmiştir:
1. Kuruluş ve Biçimlenme Dönemi (1830–1915)
2. Gelişme Dönemi (1913- 1960)
3. Çözülüş ve Yok Oluş Dönemi (1960’tan günümüze kadar)
Purotluğun oluşum safhası hakkında verilen bilgiler, ortaya çıktığı Erzincan-İliç Ağıldere ve civar köylerde yaşayanlar tarafından dilden dile aktarılan söylencelere dayanır. Bu dönemin önemli purot simaları Bayram Koca, Hıdır Dede ve Ahmet Dede’dir.
Bayram Koca, Tarbas köyünde yaşamış, sürüsü binlerle ifade edilen çok varlıklı bir kişidir. Buna rağmen o, bu dünyanın malına mülküne tamah etmez, sefa yerine cefalı ve zor bir yol tercih eder. Bir lokma ve bir hırkayla yetinerek “dervişlik hırkasın giymek, Ali’nin sırrına ermek ve canı başı hak yoluna koymak” için eline asasını alıp yollara düşer. Ağıldere köyüne giderek çobanlığa başlar. Yıllarca acılarla yoğrulur, yedi çocuğu birer birer vefat eder ama o bu seçtiği çileli yoldan geri dönmez ve sonunda ermişler arasına katılır.
Hıdır Dede, Bulgaristan’ın Varna şehrinde çalışmış, geçimini sağlayacak parayı biriktirmiş ve köyüne dönmüştür. Hıdır Dede gurbette kazandığı parasını “dedesine, pirine, rehberine hakkullah” olarak verecek kadar cömert ve inancına bağlı bir kişidir. Varna kültürüyle, sosyal ve ekonomik yapısıyla farklı bir şehirdir. Hıdır Dede’nin geçimini sağlamak için İstanbul’a değil de Varna’ya gitmesinin sebebi şöyle anlatılır: “Çünkü o günlerde hiçbir Alevi serbestçe Osmanlı kentlerinde bulunamazdı. Ama buna karşın yine Osmanlı toprağı olan Balkanlarda daha özgürlükçü bir ortam vardı. Doğunun Batı ile buluştuğu, farklı kültürlerin karşılıklı birbirlerini etkilediği yerler buralardı. Çağının yenilikleri ve düşünceleri buraları yeterince aydınlatıyordu.”[1]
Hıdır Dede, çalıştığı ortamda birçok şey öğrenmiştir ve muhtemelen Deliorman yöresinde yaygın olarak yaşayan Alevilerle de temas halindedir. Hıdır Dede “Aydınlanmanın ışığını” batıdan alarak purotların oluşumuna katkı sağlayacaktır artık. Köyüne dönen Hıdır, bağlı olduğu ocağın dedesine hizmet eder, onda bir keramet olup olmadığını anlamaya çalışır. Dede, ona Bayram Koca’yı işaret ederek: “Bende keramet yoktur, ben de sizler gibi bir kulum ama çalışmasını bilmem; dedelik benim geçim yolum, ekmek kapım, onsuz rızkımı çıkaramam, sen illa kendini hak yoluna vermiş, keramet ehli birini arıyorsan Bayram Koca’yı bul.”[2] der.
Hıdır Dede, Bayram Koca’yı hem Alevilerden hem Sünnilerden türlü türlü dertlerine derman arayanların ve özellikle çocuğu olmayan kadınların her yıl ziyaret ettikleri Karaöğüz Baba türbesinde görür. Bayram Koca, çobanlığını yaptığı sürüyü buraya getirmiştir ve türbede yapılan törenleri uzaktan seyretmektedir. “Hıdır’ın gözleri onca pir, rehber ve dede arasında Bayram Koca’yı arar, ama o dedelerin arasında yoktur. Diğer dedelerin hakkullahları toplanır, her mürit pirine gönlünden kopanı sunar… Hıdır topluluktan ayrılır meşeliklerin arasında yürür ve bir ağacın gölgesinde oturmuş Bayram Koca’yı ağlarken bulur. Önünde yere serili mendili vardır. Onun tek başına bir köşeye çekilip ağlayışına bir anlam veremez. Diğer dedelere onca hediyeler sunulup itibar edilirken, kendisine hiç kimsenin aldırmayışına, hakkullah vermeyişine, dışlanışına üzülüp ağladığını sanır ve kuşağının arasından kesesini çıkarıp tüm altınlarını dedeye sunar ve ‘Buyurun, benim hakkullahım sizindir.’ der. Hâlbuki Bayram Koca dünya malına zerre kadar değer vermez. Hıdır’ın kesesini alıp geri uzatır. Ve ‘Benim dünya malında gözüm yoktur oğul, keseni geri al, ben bu milletin haline acır, içi boş dede geçinen ikiyüzlülerin halkı aldatışına bakıp ağlarım’ diye yanıtlar.”[3]
Hıdır Dede aradığını bulmuştur. Bayram Koca’nın bir kerametine bile şahit olmuştur. Onun talibi, sırdaşı olmaya karar vermiştir ve ondan el alarak erenler katındaki yerini almıştır. Bayram Koca’nın vefatından sonra Hıdır Dede, purotluğun oluşumuna büyük katkılar sağlamış ve onun ardından gelen Ahmet Dede purotların önderliğini yürütmüştür.
Örenikli Aşık İbrahim’in,
“Dön beri, dön beri görem yüzünü
Güllü gülüzara benzettim seni
Görem hak nişanı var mıdır sende
Hak dediğim yere benzettim seni.”
diyerek seslendiği Ahmet Dede vefat eder ve yerine oğlu İbrahim Dede geçer.
İlk temel taşları böylece atılan purotluğun çevre köylerde yaygınlaşması ve kökleşmesi Mercan Hatun, İbrahim Dede ve M. Kasım Efendi tarafından gerçekleşmiştir. Purot toplumuna önderlik yapanlar arasında Mercan Hatun’un çok özel bir yeri vardır. Bölgenin beylerinden Mustafa Bey, “Aslanın erkeği aslan da dişisi aslan değil mi?” diyerek Mercan Hatun’un bu farklı konumuna işaret eder. Mercan Hatun, toplum içindeki saygın kişiliğiyle Anadolu’nun köy yaşamını ustaca betimleyen öykü yazarı Mintzuri’nin bir öyküsüne de konu olmuştur.
Hagop Mintzuri, “Elma Gibi Pîvazı Yemez ki, Ehooo…” isimli öyküde, hastalanan ve hastalığının sebebi de bilinmeyen Hesso’nun başına gelenleri anlatır. Hesso, ağır hastadır ve bir çulun altında yatmaktadır. Çevre köylerde ne kadar yatır ve hatırı sayılır insan varsa hepsinden medet umulur. Kürt Gemhu’daki ihtiyar çerçi kadının yaptığı ilaç, Armıdan’dan getirilen ermeni papazı Boğos’un haçı ve okuduğu İncil, elifi görse mertek sanacak kadar cahil olan Darendeli mollanın muskası, Tarkıloh’lu alevi dedesinin muskası, Kara Baba ziyareti, Cogi Baba ziyareti ve Dujik Babanın mezarından getirilen su ve toprak iyileştiremez Hesso’yu. Hesso’nun iyileşmesi için Zınzınut köyünde yaşayan Mercan Bacı’dan da şifa umulur. “Zınzınut’ta Mercan Bacı vardı. Karabudak kıyılarında, ta Hami’deki kızıl tuz ocaklarına kadar beş altı köyü vardı ki, ona bir aziz gibi taparlardı. Ruhun beden değiştirdiğine inanırlardı. Ölüm onlar için bir son değildi. Mercan Bacı ölümün bir aşama, değişimin başlangıcı olduğu fikrini yayardı. Ölenler dünyaya yeniden gelecekti, kim bilir, belki bir kuş, karaağaç, kavak, çınar olarak. Biz kim olduğumuzu biliyor muyuz, kim bilir kimin ruhu içimizde yaşıyor, kimin hayatını sürdürüyoruz? Belindeki kuşaktan üç çift tel gönderdi, hastanın boynuna bağladılar.”[4]
İşte Hagop Mintzuri’nin bu öyküde sözünü ettiği Meryem Bacı bir purotmuş. 1840 – 1907 yılları arasında yaşayan Mercan Hatun Alevi, Sünni ve Hıristiyanlar arasında akıl danışılan, öğütleri dinlenen ve saygı gösterilen bir kadındır. Şehir ve kasabalardan gelen okumuş yazmış kişiler onun meclisinde bulunarak teolojik, felsefi ve siyasi konularda sohbet ederlermiş. Mercan Hatun, 1894 yılının sonbaharında yanına Mıllagillerin 17–18 yaşlarındaki kızı Meryem’i alarak Sivas’tan Giresun’a oradan da bir gemiye binerek Varna’ya gider. Bulgaristan’ın Varna şehri, iç Anadolu’nun yoksul köylerinden göç alan bir yerdir. Anadolu’nun yoksul insanları geçimlerini sağlamak amacıyla ailesini, köyünü ve yurdunu terk ederek günlerce süren yolculuklarla Ordu’ya veya Giresun’a geliyor buradan da deniz yoluyla İstanbul’a veya Varna’ya çalışmaya gidiyordu. Mercan Hatun’un amacı Varna’da gurbette olan 40 yaşlarındaki İbrahim Dedeyi bulmak ve yanında getirdiği Meryem’le evlendirmektir.
1855- 1913 yılları arasında yaşayan İbrahim Dede, Hıdır Dede’nin en küçük oğlu olup asıl adı Mehdi’dir. Osmanlı- Rus savaşına katılarak Kafkas cephesinde bulunmuştur. Savaş hali olduğu için beş yıldan fazla askerlik yapmıştır. Askerlik sonrası köyüne döner. Ancak Anadolu’nun diğer köyleri gibi Mehdi’nin köyü de yoksulluk ve kıtlıkla boğuşmaktadır. Mehdi, bir akrabası olan İbrahim’in nüfus cüzdanını alarak çalışmak üzere uzun bir gurbet hayatı geçireceği Varna’ya doğru yola çıkar. Mehdi, artık İbrahim olmuştur. İbrahim Dede, ailesinin geçimini sağlamak için gittiği Varna’da Fransız Konsolosluğunda işe başlar. Avcılık yeteneğinden dolayı bir kuş bilim uzmanı olan konsolosla iyi dostluklar kurar. İbrahim Dede, Mercan Hatun’un beraberinde Varna’ya getirdiği Meryem’le evlenir ve bir yıl sonra köyü olan Örenik’e döner. Örenik’te adını Mehmet Kasım koydukları bir çocukları dünyaya gelir. İbrahim Dede, çevresini aydınlatmaya başlar ve purotluğun çevre köylerde yaygınlaşmasını hızlandırır. Bu dönemde protluk anlayışı çerçevesinde dedelik, müritlik ve bir ocağa bağlı olmak eleştirilmiş, ziyaret yerlerine gidilerek buralardan medet umulmasına karşı çıkılmıştır.
İbrahim Dedeyle birlikte şekillenen purotluk, çevredeki dede ve diğer alevi kesimleri rahatsız eder. Dedeler bir araya gelerek purotları düşkün ilan ederler. Düşkünlük, Alevilerde bir çeşit aforoz etme sistemidir. Purotlar, dedelere karşı gelerek en ağır suçu işlemişlerdir. Muhtemelen purotların gıyabında yapılan Cem esnasında yargılama yapılmış ve ortak bir karar alınmıştır. Düşkün sayılan kişiye verilecek olan ceza işlediği suça göre değişir. Düşkün sayılan kişi cem ayinlerine alınmaz, toplum içine sokulmaz, kendisine selam verilmez ve onunla alışveriş yapılmaz. Cezasını çektikten sonra durumunda düzelme olan kişinin tekrar eski haline dönmesi ise yapılacak düşkün kaldırma töreninde verilecek karara bağlıdır. Ancak purotların düşkün sayılma durumları hep devam etmiştir. Dedelerin önderliğinde purotlara uygulanan ambargolar birbirini izler ve iş mahkemeye kadar gider. Her türlü ilişkiyi kesmenin yanı sıra kız alıp verme de son bulur. Dedeler Alevilerden birçok şahit tutarak İbrahim Dede’nin mehdiliğini ilan ettiğini ve yabancı devletlere ajanlık yaptığını ileri sürerek şikâyette bulunurlar. Bunun üzerine İbrahim Dede, yargılanmak üzere Sivas’a götürülür. Purotlar endişeli ve üzgündür çünkü Sivas Pir Sultanların asıldığı bir şehirdir. İbrahim Dede, Sivas’ta yargılanır ve beraat ederek köyüne geri döner.
Hüseyin Özcan, mahkeme safahatını şöyle anlatır: “ Yargılamayı yapacak olan hâkimler sakallı sarıklı bir tarikat şeyhini, dinci başkaldırı hazırlığının önderini beklerken karşılarında hiç ummadıkları bir insan görünce şaşırırlar. Önlerine gelen; temiz giyimi, düzgün fiziği, aydınlık düşünceleriyle çok farklı biridir ve günün koşullarında oralarda böyle biriyle karşılaşmak nerede ise olanaksızdır. Onu sorguladıkça, konuştukça şaşkınlıkları daha da artar; O, çağının farkında, görgülü, bilgili, aydınlık düşünceli uygar bir insandır. Bu şikâyetin asılsız olmaktan öte salt iftira etmek kastıyla yapıldığı, asıl amacın insanların bilinçlenmesi halinde çıkarları ellerinden gidecek olan dedelerin bu aydınlanma eylemini doğmadan söndürmek ve susturmak olduğu anlaşılır. O, mehdilik savında olan biri değil, adı Mehdi olandır. O, mürtecilerin önderi değil, mürtecilere karşı durandır. Yargıçların şaşkınlığı hayranlığa dönüşür, onu berat ettirmekle kalmaz, yargılama sonrası kendisi ile çeşitli konulara ilişkin sohbet ederler ve: ‘Hemen evine dönme, bu adamlar sana düşmanlık ederler, birkaç gün oyalan, ortalık sakinleşsin öyle dön.’ diye de uyarırlar.”[5]
İbrahim Dede’nin ölümünden sonra purotların önderliğini on sekiz yaşlarında olan M. Kasım Efendi alır. Kasım Efendi, 1895 yılında doğmuş ve 1960 yılında vefat etmiştir. Kasım Efendi, hem Osmanlı devletinin son çalkantılı yıllarına hem de Cumhuriyetin ilk yıllarına, savaşlara ve bölgedeki isyanlara şahit olur. Koçgiri isyanlarının sebep olduğu kargaşalar Örenik köyünü de etkiler. Kasım Efendi, bu isyanın tüm aşamaları hakkında bilgi sahibidir. Yakın köylerden biri olan Zımara’ya bir adamını sürekli olarak göndererek Koçgiri isyanının gelişimi hakkında Ankara’ya telgraf yoluyla bilgi verir.
Kasım Efendi önderliğini yaptığı purotları, dönemin zor ekonomik ve sosyal şartları karşısında bir arada tutmaya çalışır. Bir yardımlaşma sandığı kurarak başına Örenikli Hüseyin Hocayı getirir. Durumu iyi olanlardan toplanan arpa ve buğday kışlık yiyeceği bulunmayan yoksul purot ailelere dağıtılır. Purotlara uygulanan ambargo kapsamında kız alıp vermemek de vardır. Purotlar da çareyi önderlerinin uygun bulduğu şekildeki evliliklerde bulur. Sayıları 200–250 civarında olan purot topluluğu, evlenmek için kendi aralarından aday bulmak zorunda kalmışlardır. Evliliklerde başlık parası alma geleneğini ortadan kaldırmışlar ve şatafatlı düğünlere son vermişlerdir.
Alevi dedeleri ve mensupları, Kasım Efendi’ye karşı amansız bir mücadeleye girişirler. Kasım Efendi’nin yandaşlarıyla birlikte genç Cumhuriyet’e karşı bir başkaldırıya hazırlandıklarını ve dış ülkelerle bağlantı içinde olduklarını ileri sürerek şikâyette bulunurlar. 1929 yılının başlarında Kasım Efendi çevre köylerde yaşayan tüm purotların erkekleriyle birlikte jandarma eşliğinde toplanarak yargılanmak üzere Divriği’ye götürülürler. Mahkemede sorgular başlar, tanıklar dinlenir ve iddiaların asılsız olduğu ortaya çıkar.
Purotların tarihine ‘Çamlık’ olayı olarak geçen bu yargılamanın nedeni aslında çamlıktan kesilen bir eşek yükü çıradır: “Örenik köyünün güney doğusunda bir tepenin üstünde ulu çamlar vardır, burası kutsal sayılır; oradan ağaç kesilmez, döküntüleri, odunları, çıraları bile alınmaz, saygı gösterilir ve korunur… Tekke ve zaviyelerin kapatılışına ilişkin yasa çıkarılıncaya kadar Örenik köyünün dede yanlıları her yıl mart ayının ilk Perşembe günü burada baharı karşılama töreni yaparlar… Belki de çıkarılan yasalarla törenlerin engellenmesi, dedelerin eskiden olduğu gibi cem yapabilme olanaklarının kısıtlanması, hakkulahlarını kesmesi onları darda bırakmış kızgınlıklarını yöneltecek yer arar duruma getirmiştir. İşte tam da bu sırada Mıllağilden Ali Efendi eşeğiyle Çamlık’tan bir yük çıra kesip getirmeye kalkışır. Bu haksız davranış bardağı taşıran son damla olur; kutsal mekâna saygısızca el atması karşı yanı kışkırtır ve dede yanlıları tarafından bir güzel dayak yer.”[6]
Purotların yargılandığı mahkemede sanıklara isnat edilen iddiaların asılsız olduğuna ve haklarında dava açılmasına yer olmadığına ancak taraflar arasında kavgaya sebep olan tüm çamların kesilmesine karar verilmiştir.
PUROTLUĞUN TEMEL İLKELERİ
Purotluk olarak isimlendirilen akıma verilen diğer bir isim de hırpaniliktir. Hem purot hem de hırpani kelimeleri Türkçe’de bu yazıya konu olan anlamıyla kullanılmamıştır. Purot kelimesi, Protestan sözcüğünden esinlenerek “Dedelik kurumunu protesto eden.” anlamında kullanılmıştır. Hırpani kelimesinin de purotla eşanlamlı olarak kullanılmasına purotların yaşamlarını sürdürdükleri bir köyde iki kadın arasında geçen diyalog ve yorum örnek olarak gösterilir. Şöyle ki: “Purotluk, Cumhuriyet devrimleriyle birebir koşuttur, Kemalizm’le Purotluk eylemi o denli birbirlerine benzerlik gösterir ki; 1920’li yıllarda Örenik köyünde Purot olmayan iki yaşlı kadın birbirleriyle konuşurken, biri diğerine: ‘Duydun mu bacım, Mustafa Kemal de Hırpaniymiş (Purotmuş)…’ diyecektir.”[7] Kemalizm’le Purotluk arasında kopmaz bir ilişki olduğunu, purotluk ilke ve amaçlarının Kemalist ilke ve inkılâplarla gerçekleştiğini belirten Hüseyin Özcan purotluğu şöyle tanımlar: “Purotluk; Alevi inanç ve yaşam biçimi içinde doğup gelişmiş, onun akla, uygarlaşmaya ve çağdaşlaşmaya uymayan yönlerini eleştiren, özellikle de dedelik kurumunu yadsıyan, insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan, kör inançları değil aklı ve bilimi rehber edinen, bir anlamda Aleviliğin rafine edilmiş, saflaştırılmış, arıtılıp durutulmuş halidir.”
Purotluğun temel ilkelerinin neler olduğu hakkında hiçbir yazılı kaynak yoktur. Konuyla ilgili tek kaynak olma özelliğini şimdilik koruyan söz konusu ettiğimiz kitabın yazarı da bu gerçeği dile getirmektedir: “ Doğmaları yıkan, dedelik, tekkecilik inancını yadsıyan Purotluk eyleminin ne yazık ki nasıl başladığını ve başarıldığını anlatan yazılı kaynak elimizde yoktur. Bu nedenle de yapılanlar, yapılmak istenilenler söylencenin sisleri ardında kalmıştır. Ancak 1920’lerden bu yana Purot toplumunun yaşam ve dünya görüşlerine bakarak ondan önceki evrede neler olduğunu ve neler amaçlandığını kestirmeye çalışabiliriz.”[8]
Purotlara göre Alevilik ve dedelik kurumu, inançlarını yeniliklere uyduramadığı için çağdışı kalmıştır. Özellikle Anadolu Aleviliği, değişen dünya koşullarına ayak uyduramamış, tekkecilik, bir ocağa bağlı kalma, dedelik ve dedelikten keramet ve sorunlara çözüm bekleme gibi hususlarda bağnazlığını devam ettirmiştir. Aleviliğin gerçek anlamda ne olduğu sorusuna şu cevap verilir: “Alevilik; üstün bir ahlak öğretisi, bir kültür, bir yaşam biçimi, yaşama bakış ve algılayış, laik düşünce ve duyuş, tüm insanlara bir gözle bakma… Ezene karşı ezilenin yanında olma, bağnazlığa karşı akılcı düşünceden yana oluştur… İnsana ve doğaya duyulan büyük sevgi… Kadını erkekle bir sayıp onu el üstünde tutma, erkek kadın ayırımı yapmadan insanı bir bilmedir. Çalışma, emek, emeğin hakkını verme… Erdemli olma, insanlığı var eden değer yargılarını özümseyiştir. Gerçeği insan aklının ve bilimin yol göstericiliğinde arayıştır.”[9]
Purotluğa göre bugün değişik biçimlerde varlığını devam ettiren Alevilik, gerçek anlamda bir Alevilik olmayıp, çağdışı kalmış bir sömürü düzeninin devam ettirilmesi çabalarıdır. Aleviliğin geleneksel tüm yorumlarında var olan temel ilkelerin hiçbirinin toplum hayatında karşılığı yoktur. Bu protest yoruma göre Alevilik, “Tekkecilik, dergahçılık, ocakçılık, dedecilik, müritlik, müsahiplik değildir. Bu kurumlar devrini çoktan tamamlamış ve çağdışı kalmış kurumlardır. Bunların dün olduğu gibi bugün de kesin olarak toplumun yaşamında yeri yoktur. Bunlar ancak bu kurumlardan çıkar bekleyen, halkın kör inançlarından yarar sağlayan, ya da hala aklını kullanabilme yetisini gösteremeyen, eğitimsiz, bilgisiz ve gününün farkında olmayan kimselerin işidir. Bugün de bir kısım dede yandaşları Diyanetten pay umarak, dedelik kurumunu sürdürme çabası göstererek dedelik kurumunun sömürü düzenini sürdürme peşindeler.”[10]
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte purotluğun temel ilkelerinin gerçekleşmeye başlandığı iddia edilmektedir. Mustafa Kemal, yaptığı yeniliklerle purotların dar bir yörede ve az sayıda insan arasında gerçekleştirmek istediklerini tüm ülke için geçekleştirmeye çalışmış. Çünkü purotların yaşam biçimi, her türlü kör inanca ve bağnazlığa karşı durarak laik düşünebilmekmiş. Anadolu’nun en ücra köşesine kadar aydınlanma süreci devam etmiş. Ancak bu süreç emperyalistler ve onların işbirlikçileri olan karşı devrimciler tarafından kesintiye uğratılmış. Mustafa Kemal’den sonra gelen İsmet İnönü, daha önce devlet kadrolarından tasfiye edilen “karşı devrimcileri” devletin önemli mevkilerine getirerek aydınlanma sürecini baltalamış.
Kendisini de bir purot olarak tanımlayan Hüseyin Özcan, Türkiye’de çok partili sisteme geçmeye de karşıdır. Çünkü bu halk demokrasiye hazır değildir: “ Halk yeterince eğitilip bilinçlendirilmeden, demokratik yaşamı hazmedecek belli bir olgunluğa gelmeden çok partili demokrasiye geçme isteği ve batının dayatmasıyla devrimler sürecine son verilip karşı devrim süreci başlatılacak, zamansız olarak çok partili yaşama geçilecek ve bu da sonun başlangıcı olacaktır. Halkın dinin duyguları istismar edilerek 1950 yılında iktidara gelen DP’nin ilk çıkaracağı yasa 18 yıldır Türkçe okunan ezanın yeniden Arapçalaştırılması olacak, artık geri dönülmez biçimde Mustafa Kemal’in devrimleri bir bir yok edilmeye sıvanılacaktır.”[11]
Purotluk bugün artık devrini tamamlamıştır. “O artık meyvelerini vermiştir, yön verdiği insanları aydınlanma yolunda, uygarlık aşamasında belli bir basamağa taşımıştır… İnsanlar belli bir yetkinliğe ulaşmışlardır, kendi akıllarını kullanabilme erginliğine kavuşmuşlardır, onların artık vesayete gereksinimi yoktur, toplumun meyveleri olgunlaşmıştır… ve böylece o, işlevini tamamlamış ve artık varlık nedeni kalmamıştır.”[12]
Purotluk amacına ulaşmıştır. “ Bugünkü Purot insanlarının çocukları olan kuşaklar her biri yüksek eğitim yapmıştır… İlkokul mezunları bile Cumhuriyet Gazetesi okur… Akıl dışı bağnazlıklardan arınmışlardır, kör inançların tutsağı değildirler… Çağın en uygar insanlarından geri kalmayacak düzeyde dünya görüşüne sahiptirler… Laik, çağdaş ve uygardırlar… Tüm bu sonuçlara bakarak Purotluk olgusunun amacına ulaştığını söyleyebiliriz.”[13
Yararlanılan kaynaklar dizini:
[1] Hüseyin Özcan, Aleviliğin Çağdaş Yorumu Purotluk Üzerine Bir Deneme, s.4., İzmir-2007
[2] Age., s.102.
[3] Age., s.103.
[4] Hagop Mintzuri, Kapandı Kirve Kapıları (öykü), s. 90., Aras Yay. İstanbul-2002.
[5] Aleviliğin Çağdaş Yorumu Purotluk Üzerine Bir Deneme, s. 115.
[6] Age., s.131.
[7] Age., s.98.
[8] Age., s.98.
[9] Age., s.158.
[10] Age., s.158.
[11] Age., s.149.
[12] Age., s.155.
[13] Age., s.159.
(fikriyat@hotmail.com)
(Yukarıdaki makaleyi bize göndererek bu konuda aydınlanmamıza katkı sağlayan
dernek üyemiz Sayın Hakan Yıldırım’a teşekkürlerimle. –Mehmet Aydın)
17.11.2011